Roma: Tarihin Kalbinde Aşk ve Lezzetin Buluştuğu Şehir
- arzu a. ergin
- 26 Nis 2019
- 3 dakikada okunur
Roma’ya vardığımızda, ilk iş olarak havalimanından şehir merkezine gitmenin en pratik yolunu seçtik: tren. Roma’da tren ulaşımı oldukça popüler ve biz de hızlı ve rahat bir şekilde şehir merkezine ulaşmak için Leonardo Express’i tercih ettik. Trenle yaklaşık 30 dakika süren bir yolculuğun ardından Termini İstasyonu’na vardık. Otelimizi de bu bölgede, merkezde seçmiştik; böylece trenle kolay ulaşım sağlayabiliyor ve Roma’nın her köşesine rahatça erişebiliyorduk.

Otele yerleştikten sonra hemen kendimizi şehrin büyüleyici atmosferine bırakmak istedik. Dar sokakları, eski taş binaları, balkonlardan sarkan çiçekleriyle Roma’nın her köşesi adeta bir film sahnesi gibi. İlk günümüzü şehri keşfetmeye ve Roma’nın büyüsüne kapılmaya ayırdık. Tabii ki, Roma’da tüm yollar Aşk Çeşmesi’ne çıktığı için ilk durağımız da burası oldu. Çeşmenin önüne geldiğimizde kalabalığın içinde kendimize bir yer bulup, elimize birer bozuk para aldık. Geleneksel inanışa göre, ilk attığınız para Roma’ya tekrar geleceğinizi, ikinci attığınız para aşık olacağınızı, üçüncü attığınız para ise Roma’da evleneceğinizi simgeliyor. Biz de bu geleneğe uyarak, dileklerimizi içimizde tutarak bozuk paralarımızı çeşmeye attık.
İlk gün keşiflerle ve bol bol yürüyüşle geçti. Gün boyunca dar sokaklardan geçip, tarihi yapıların ihtişamına hayran kaldık. Akşam olduğunda, soluğu İspanyol Merdivenleri’nde aldık. Burası günün her saati ayrı bir güzelliğe sahip ama özellikle akşamları ışıkların altında muhteşem bir atmosferi var. İnsanlar merdivenlere oturmuş, sohbet ediyor, gitar çalan sokak sanatçıları melodileriyle geceye eşlik ediyordu. Biz de bir köşeye oturup, bu romantik manzaranın tadını çıkardık.

İkinci günümüz yine Aşk Çeşmesi’ne uğrayarak başladı. Sabahın erken saatlerinde burası daha sakin oluyordu, böylece fotoğraf çekmek için de harika bir zaman yakaladık. Kahvaltımızı yapmadan önce Roma’nın en meşhur kahve duraklarından biri olan Sant’Eustachio Il Caffè’ye uğradık. Burada içtiğimiz espresso ve cappuccino, Roma’da kahve içmenin ne kadar özel bir deneyim olduğunu bir kez daha hatırlattı. Yanına da birer dilim tiramisu söyledik; bu hafif ve lezzetli tatlı, güne başlamak için harika bir seçim oldu.
Gün içinde Vatikan’ı keşfetmek için yola çıktık. St. Peter’s Basilica’nın ihtişamına hayran kaldık, ardından Vatikan Müzeleri’ne girdik ve Michelangelo’nun başyapıtı olan Sistine Şapeli’ni görmek için sabırsızlandık. Buradaki detaylar o kadar etkileyiciydi ki, her duvar, her tavan freski, her küçük dokunuş sanatsal bir mucize gibiydi. Tarihin tam kalbinde, bu sanat eserlerinin içinde dolaşmak unutulmaz bir deneyimdi.
Vatikan turumuzdan sonra, Roma’nın Yahudi mahallesine gitmeye karar verdik. Burası, Roma’nın en eski yerleşim bölgelerinden biri ve tarihi oldukça derin. Küçük sokaklarında yürürken, eski sinagogları ve geleneksel Yahudi dükkânlarını gördük. Öğle yemeğimizi burada, ünlü bir koşer restoranda yedik. Enginarlı Yahudi mutfağına özgü yemekler ve geleneksel tatlarla dolu bir öğün bizi bekliyordu. Bu bölge, Roma’nın farklı kültürel dokularının nasıl iç içe geçtiğini görmek için harika bir fırsattı.
Günün ilerleyen saatlerinde Campo de’ Fiori’ye doğru yürüdük. Burası Roma’nın en hareketli ve renkli pazarlarından biri. Tezgahlarda taze sebzeler, meyveler, baharatlar ve el yapımı ürünler vardı. Biz de buradan birkaç küçük hediyelik aldık ve taze meyve sularından içerek biraz soluklandık. Öğle yemeği için yerel bir trattoria’da oturduk ve klasik bir İtalyan yemeği olan cacio e pepe sipariş ettik. Sade ama inanılmaz lezzetli olan bu yemek, Roma mutfağının ne kadar özel olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Akşam yine İspanyol Merdivenleri’nin büyüsüne kapılmadan edemedik. Gün batımında burada oturmak, insanları izlemek ve şehrin ışıkları altında kaybolmak tarifsiz bir histi. Ardından, tekrar Aşk Çeşmesi’ne uğrayarak günü tamamladık.
Üçüncü günümüzü Roma’nın en ikonik yapılarından biri olan Kolezyum’a ayırdık. Devasa taş duvarların arasından içeri girdiğimizde, arenanın büyüklüğü ve tarih kokan atmosferi bizi adeta yüzyıllar öncesine götürdü. Gladyatör dövüşlerinin yapıldığı bu devasa amfi tiyatroda dolaşırken, antik Roma’nın ihtişamını hissetmek mümkün oldu. Her taş, her kemer, yüzyılların hikayesini anlatıyordu.
Kolezyum’un ardından hemen yanındaki Roma Forumu’na geçtik. Burası, Antik Roma’nın siyasi, ekonomik ve sosyal kalbi olarak biliniyor. İçerisinde eski tapınaklar, bazilikalar ve kemerler bulunuyor. Yüzyıllar boyunca imparatorların, senatörlerin ve tüccarların adımlarını attığı bu yerde yürümek, tarihin içinde kaybolmak gibiydi. Roma Forumu, her köşesinde antik çağlardan kalma büyüleyici detaylar sunuyor.
Ardından, Roma’nın en meşhur dondurmacılarından biri olan Giolitti’ye gittik. Çikolatalı, fıstıklı ve limonlu dondurma üçlümüzü alıp Roma sokaklarında dolaşmaya başladık. Roma’da dondurma yemek adeta bir ritüel gibi ve biz de bu tatlı keyfi her fırsatta değerlendirdik.
Akşamüstü, şehrin en eski bölgelerinden biri olan Trastevere’ye geçtik. Burası dar sokakları, taş binaları ve hareketli meydanlarıyla Roma’nın en otantik semtlerinden biri. Küçük bir kafede oturup şarap eşliğinde atıştırmalıklarımızı yedik. Buradaki sıcak ve samimi atmosfer, Roma’da en sevdiğimiz anlardan biriydi.
Dördüncü gün, Roma’daki son günümüzdü ve bu şehre veda etmeden önce bir kez daha Aşk Çeşmesi’ne uğramadan edemezdik. Bu kez çeşmeye attığımız paralarla tekrar buraya gelme dileğimizi tazeledik. Roma, her köşesiyle bizi büyüleyen, tarihiyle, lezzetleriyle ve romantizmiyle aklımızda ve kalbimizde bir yer edinen bir şehir oldu.
Roma'dan ayrılırken trenle havalimanına doğru yola çıktık, bavulumuzda hediyelikler, cebimizde hatıralar, kalbimizde ise sonsuz bir aşk şehri bırakarak...





Yorumlar